Turgay Aldemir

 

Turgay Aldemir“Ferdin ölümü hayat pınarının kurumasıyla; milletin ölümü ise hedeflerinin ölmesiyle gerçekleşir.” Muhammed İkbal

Mevcut sistemi parçacı yaklaşımlarla değil; kökten, paradigmatik düzeyde sorgulamalıyız. Bugün artık okul, sıra, öğretmen, idareci, müfredat, sınıf sistemini tartışmaya açmalıyız. Çünkü mevcut sistem bir bütün olarak bizlere dayatıldı. Bir projenin sonucu olarak ortaya çıktı. Öyleyse bizlerin de parçacı-yaklaşımlar yerine köklü çözümler ve yaklaşımlar ortaya koymamız gerekir. Ezber bozan, kökleri olan yeni yaklaşımlara, tartışmalara açık olmalıyız.
Bedenlerimizi eğiterek, terbiye ederek disipline edebiliriz. Oysa önemli olan zihni ve fikri gelişmişliktir. Zihni ve fikri derinliğimiz olmadan sorunlarımızın üstesinden gelmemiz mümkün olmayacaktır.
Bütüncül ve evrensel olan teoloji; tevhidi bakış aslında bizde var. Bizler, her şeyde bütüncül olan tevhidin başı Allah’ı görürüz. Tevhidi yaklaşım her alanda ihtiyaç duyduğumuz en önemli çıkış noktamız olacaktır.
Bugün eğitim, muhataplarını neye çağırıyor? Hayra mı, şerre mi? İleri mi taşıyor yoksa korkulara mı taşıyor? Eğitimimiz bizi hangi medeni kişiliğe taşıyor? Bu soruları cesaretle tartışmaya ihtiyacımız var.
Önce bütüncül bir bakış kazanmalıyız. Ondan sonra uzmanlaşmalıyız. Unutmayalım, Yaratanın iradesi bizim çabamızdan ve irademizden bağımsız değildir. Bizler her ne için çabalarsak Allah onun yollarını bizlere açar. Başarısızlıklarımızı hiçbir şeyin arkasına sığınarak gizleyemeyiz. Bizim başarısızlığımız uzunca bir zamandan beri düşmanlarımızın başarılı olmasını sağladı.
Türkiye’de insan, klasik geleneğin ocağı olan ailede doğar. Sonra pozitivist ideolojiye gönüllü bir geçiş yaparak okullu olur. Okula gitmek klasik geleneksel çizgiden ayrılmayı da beraberinde getirir.
Pozitivizm bizi köklerimizden koparır, sonra kendimizi arayışa başlarız. Okumuşlarla, geleneğe bağlı olanlar arasında kopukluk, kuşak çatışması hep var oldu. Bu durum aydın, halk kopukluğu diye isimlendirildi. Bu, kadim olan ile pozitivist olan arasındaki çatışmadır.

Cumhuriyetin kuruluş önderleri, pozitivizmi toplum mühendisliğine kapı aralama hususunda elverişli bir mantık sergilediği için; klasik geleneği reddetmenin biricik aracı olarak gördü. Devlet, toplumu değiştirip yeniden biçimlendirmek için bilimi ideolojik bir silah gibi kullandı.

Cumhuriyetin kuruluş önderleri,  pozitivizmi toplum mühendisliğine kapı aralama hususunda elverişli bir mantık sergilediği için; klasik geleneği reddetmenin biricik aracı olarak gördü. Devlet, toplumu değiştirip yeniden biçimlendirmek için bilimi ideolojik bir silah gibi kullandı.
Cumhuriyetin ilk yıllarının iki büyük korkusu vardı; din ve millet. Bu durumu İsmet İnönü bir grup subaya şöyle anlatır: “İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz… Padişah düşmanımızdır… Yedi düvel düşmanımızdır. Kimse işitmesin; millet düşmanımızdır.” (İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Alan Yay.)
Ülkemizde yaşananlar; kendisi olmaktan vazgeçen ama bir türlü başkası da olamayan bir milletin hazin modernleşme hikâyesidir. Bu süreçte ne kendisi kalabilen ne de başkası olabilen bir öznenin yaşadığı varoluşsal sorunların ağırlığı altında zihni ve ahlâki bir duruşa sahip olmak elbetteki kolay bir iş değildir.
Türkiye’nin, gelenek ile modernite, ahlâk ile hukuk, anlam ile özgürlük, bireysel kimlikler ile kolektif aidiyet arasında yaşadığı gerilimlerin yüklerinin ürettiği külfetin,  Türkiye’nin zihni, ahlâki ve siyasi ufkunu nasıl daralttığını iyi tahlil ederek bu yüklerden kurtulmanın yollarını aramalıyız. (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, Küre Yay.)
Akli ve ahlâki ilkelere dayanan bir varoluş biçimini konuşmalıyız. Kendimizle barışırken dünyayla yabancılaşmayan bir yaklaşımla yol almalıyız. Artık muhasebeden inşaya doğru yol alırken diğer taraftan muhasebe ve inşa daima devam etmelidir.
Tarihimizde devlet; adalet dağıtan bir sosyal aygıttır. Ancak devlet halkla didişmeye başladı. Hepimiz itildiğimiz yerdeyiz. İç huzuru, normalleşmeyi yakalayamadık. Açık toplum düşmanları normalleşmeye hep saldırdı. Şimdi de içimizdeki kripto kapalı yapılar saldırıyor.
Siyasi iktidar bir iklim sunar; kış veya bahar. Elinde tohumu olan onu eksin, iklim kış olursa felaket olur. Baharı, ortak bir paradigma ile disipline etmek için derinlikli çalışmalara ihtiyaç var.
Entelektüellerimiz modernite sonrasına ne diyor?
Sorun yapısal, ancak çaresiz değiliz. Yakın dönemde sorunları çözecek insan modelini ve müesseselerini oluşturamadık. En iyimiz, kendisi gibi düşünen arıyor ya da kendisi gibi olacakları yetiştiriyor.

Tevhid-i Tedrisat’la zenginliklerimiz ötekileştirilerek sınırlandırıldı. Adına da Milli Eğitim dendi. “İmansız ve idealsiz nesiller türettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye.” (Cemil Meriç)

Hâlbuki bizlerin “açık ufuk” perspektifine ihtiyacımız var. Modern eğitim, değerlerimizi delerek yırttı. Değerlerimizi yok edebilmek için yıllarca uğraştı, ağır bedeller ödetti. Bu hal, bizi Batı emperyalizminin ayakları altında ezdirdi. Bir müstemleke ülkesi haline getirdi. Artık bu durumdan kurtulmamız gerekiyor.
Sabit görüşlülük bir istikrar değildir. Bu konudaki ısrar bizi geriletiyor. Dini eğitim bu bakış açısıyla sınırlandırıldı. Dini eğitim kurumları da topluma öncülük edecek nitelikte insanlar çıkaramadı. Din, bu yetersiz insanlar elinde gerçek niteliğinden uzaklaştı. Bu sınırlı yerlerden mezun olanlar da devleti, dini argümanlarla savundular.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya ve Almanya’nın yeniden doğuşunun temelinde eğitim bulunmaktadır. İslam ülkelerinin edilgen, doğru dürüst bir işe yaramayan görüntüsünün arkasında da eğitimsizlik vardır. Eğitim, hep resmi görevle bağlantılı olarak düşünülmektedir. Bu da onun özgünlüğünü ve içeriğini ekmek parasına indirgemektedir.
Tevhid-i Tedrisat’la zenginliklerimiz ötekileştirilerek sınırlandırıldı. Adına da Milli Eğitim dendi. “İmansız ve idealsiz nesiller türettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye.” (Cemil Meriç)
Uzun bir zamandır bilgi ve fikir üretim havzalarımız çoraklaştı. Bu zihinden, çölleşmeden başka bir şeyin çıkması da zaten beklenemezdi. Eğitim sürecinin sağlıklı sonuçlar vermesi bir yönüyle eğitimcinin donanımına, birikimine ve duyarlılığına bağlıdır. Kendileri eğitime muhtaç olan eğitimcilerimiz bu misyonu nasıl yerine getirebilir? Eğitim sistemimizi kurşun asker yetiştirme zihniyetinden kurtarmamız gerekiyor. Eğitim faaliyetini ideoloji merkezli değil, insan odaklı hale dönüştürmeliyiz. Yeni süreçte nerelerde yanlışlar yaptığımızı bütün açıklığıyla konuşmamız gerekiyor.
İçerisinde bulunduğumuz ortamlar tam bir muhasebeye dönüşmeli… Geçmişin küllerini kutsayarak, geleceğin; adalet, kalkınma, onur ve özgürlük ateşini harlandıramayız. Enerjimizin çoğunu, yanlışları sıralamakla heba edemeyiz.
Tarihi derinliğimizi bugünün dinamiğine dönüştürürsek bizde var olan medeniyet genini yeniden canlandırabiliriz. Ortaya çıkardığımız çabalarımızı mutlaka biri birine yaslanan bir disipline dönüştürmeliyiz. Geçmişinden ilham alan, ancak ayağı bu güne basan ve gözü sürekli ufukta olan bir eğitim anlayışını büyütmeliyiz. Her gelenin yeniden ve sıfırdan başladığı yazbozlardan artık kurtulmalıyız.
İnsan verimli bir topraktır. Biz ona bir şey ekmezsek orası boş kalmaz. Yaban otları orayı istila eder. İyiliğin pasif olduğu yerde kötülük kendiliğinden aktif hale gelir.
Eğitim, gelecek tahayyülü olan tüm devletlerin en önemli alanıdır. Şu anda bu toprakların kadim olan dokusuyla örtüşmeyen bir sistem ve fikriyat var. Artık yamalarla bu sorunu çözemeyiz. Bizi daraltan ulusal sınırlarla konuyu ele alamayız. Gönül coğrafyamızı, tarihi köklerimizi dikkate alan yeni bir toplumsal muhayyileye ihtiyaç var.

Toplumun tüm kesimlerinin öğrenme sürecine katılımları sağlanmalıdır. Eğitim, belli bir kesimin eline ve belli bir yaş aralığına hapsedilmemelidir. Eğitim alanındaki çıtayı yükseltebilmemiz için tüm kurumlar arasında geçişken ilişkiler olmalıdır.

Toplumsal muhayyile, varlık karşısındaki tutum ve duruşumuzu temsil eder. Muhayyile aynı zamanda birlikte düşünmek, birlikte hissetmektir. Bunun için modern dönemde kaybettiğimiz “tefekkürü” yeniden kazanmalıyız. Yeni fırsatlara ve meydan okumalara kapı aralamaların yolu bu toprakların kadim olan muhayyilesini idrakten geçer. Bu durum Cemil Meriç’in ifadesiyle; “Kendini aşma çabasıdır.”
İmparatorluk aklıyla, birikimiyle konuyu ele almalıyız. Dünyada genç ve kalabalık bir nüfusa sahibiz. Nüfusumuz içinde var olan her yeteneği gören ve onu geliştirip çağa taşıyan bir anlayışa ihtiyacımız var. Artık bizler, Yeni Türkiye’yi şu anki ulusal sınırlardan ibaret göremeyiz. Bu ufku anlayan ve bu yetenekleri geliştirerek örgütleyip ileriye taşıyan bir eğitim paradigmasını artık tartışmamız gerekir.
Ulusalcı, sığ, savunmacı, Eski Türkiyeci anlayışlar sanatta, edebiyatta, mimaride vb. alanlarda bize yol aldırmadı. Bu anlayıştan bir şey çıkmadı. Öyleyse bize vurulan zincirleri kırıp korku duvarlarını yıkmamız gerekir.
Zafer, önce zihinlerde kazanılır. Bunun için bir zihniyet dönüşümü şart. Bu konuda herkese görev düşüyor. Devlete, üniversitelere, yerel yönetimlere, sivil topluma, eğitimcilere görev düşüyor.
Toplumun tüm kesimlerinin öğrenme sürecine katılımları sağlanmalıdır. Eğitim, belli bir kesimin eline ve belli bir yaş aralığına hapsedilmemelidir. Eğitim alanındaki çıtayı yükseltebilmemiz için tüm kurumlar arasında geçişken ilişkiler olmalıdır.
Yeni Türkiye; hep birlikte ortaya koyacağımız topyekûn bir çabayla var olabilir. Önce bu ideale inanmak gerekir. Ortak tasavvur ve paradigma; tartışma, dertleşme, fikri sancılar çekme ortamlarında üretilir ve demlenir. Strateji, sistematik bir ortak akıl ve yapıdan çıkar.
Bu alanda atacağımız adımlarda bizi sınırlandıran her ne varsa onlardan uzaklaşmalı, artık yasaların, mevzuatların ötesine geçmeliyiz. Zaman eylem zamanı…
Bir ülkenin kalkınma hızını en çok etkileyen unsur nitelikli insan gücüdür. Eğitim, süreçleri algılamayı ve gelirden pay almayı da arttırmaktadır. İnsani ve iktisadi çıktılar üretmeyen eğitim sadece diplomalı işsiz ve sorumsuzları çoğaltmaktadır. Nitelikli insan gücü, bilimsel ve kültürel alanda da yeni bilgi ve fikirler üretecektir. Bilmemiz gerekir ki, en önemli zenginlik insani gelişmişliktir. İnsanımızı keşfederek, çağın ihtiyaçlarını doğru analiz ederek çalışmalıyız.
Eğitim, boşlukta gelişmez; bir kültüre yaslanması ve sürdürülebilir olması için iktisatla iç içe olması gerekir.
Unutmayalım ki, Batı’yı taklit etmek bizi geliştirmedi; bağımlı hale getirdi, özgüvenimizi, kültürümüzü yitirdik.
Başarılı bir eğitim, içinde yaşadığı toplumun asli değerlerine dayanarak derinleşir. Eğitim paradigmamız, felsefi bir arka plana yaslanmalıdır. Eğitim, bizi çağdaşlaştırdığı gibi dünyaya da yukarıdan bakmamızı sağlar. Yeni paradigma bize; estetiği, ahlâki ölçüleri ve ortak bir bakış açısını kazandırmalı, ortak bir kültüre taşımalıdır.

Devlet de kurumlar da millet için vardır. Devlet milletine ceberrutluk yapmaktan ve halkı şekillendirmeye çalışmaktan vazgeçmelidir. Bir araç olan devlet ve kurumlar milleti için çalışmalı ve milletin değerleri doğrultusunda faaliyet üretmelidir.

Her alanda vesayeti kaldırmalıyız. Eğitimi ve kurumlarını devletin hegemonyasından ve iç çatışmalardan kurtarmalıyız.
Eğitimin özerk olması yolunda adımlar atabiliriz. Bu çerçevede Milli Eğitim Bakanı da koordinasyonu sağlayan bir yönetici olabilir.
Eğitimi taassup ve dar görüşlülerin, istibdatçı anlayışların girdabından kurtarmalıyız. Tartışmaya, farklılıklara ve farklı görüşlere açık olmalıyız. Sığ, tek tipçi yaklaşımlar çatışmayı ve cehaleti derinleştirmektedir.
Dini eğitim alanında faaliyet gösteren kurumlar ve cemaatlerdeki istibdat kalıntıları da bizi çağın gerisinde bıraktı. “Sekülerizm nasıl teknolojik sürüler oluşturuyorsa; sığ, geleneksel akımlar, cemaat, hizmet adına bütün koşullara ayak uyduranlar da muhafazakâr sürüler oluşturuyor.”
Serbest düşünceyi öğretmek hayati derecede önemlidir. Fertlerin akıllarını kiraya vermemeleri için kişiye akletme ve düşünmeyi öğreten eğitim şart. Düşünen, akleden, sorumluluk duyan nesiller yetiştirirsek hiçbir propaganda onları etkilemez. “Kendi yolunda gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirmeliyiz” diyor, Aliya İzzetbegoviç. Bu nesillerle yeniden ila-yı kelimetullahla bu dünyaya nizam verebiliriz. “Onlar ki sözü dinlerler, onun en güzeline uyarlar.” ( Zümer, 18)
Eğitim ve kültür, insanı özgürlüğe ve onura taşıyan iki önemli unsurdur. Eğitimi kültürden bağımsız düşünemeyiz.
Son zamanlarda Türkiye bir çıkış üretme çabasında. Bu çabaların bir sonuç verebilmesi için devletin daha fazla sivilleşmeye ihtiyacı var. Halk, devlet, kurumlar, sivil toplum aynı doğrultuda ve aynı amaç için birlikte çalışabilmelidir. Kimsenin kimseyi potansiyel tehdit olarak algılamasına gerek yoktur.
Devlet de kurumlar da millet için vardır. Devlet milletine ceberrutluk yapmaktan ve halkı şekillendirmeye çalışmaktan vazgeçmelidir. Bir araç olan devlet ve kurumlar milleti için çalışmalı ve milletin değerleri doğrultusunda faaliyet üretmelidir. Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da milletle ve milletin değerleriyle barışmalıdır. Bu, tarihte olduğu gibi yeniden devletle milletin barışmasını ve bütünleşmesini sağlayacaktır. Bizim bu konudaki yaklaşımımız tarihte olduğu gibi, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” olmalıdır. Uzun yüzyıllardır millet hep devlete feda edilmesi gereken bir yığın olarak görülüyordu. Adım adım uzaklaştığımız bu zihinden bir daha dönmemek üzere hızla uzaklaşmamız gerekir.
İnsanımızın yeteneklerini keşfederek bilgi temelli şahsiyet bulmasını başarabiliriz. Gören, duyan, fark eden eğitimcileri çoğaltmalıyız. Bunun için tarihsel bir fırsatın eşiğinde olduğumuzu görebilmeliyiz. Bu fırsatın farkında olan herkesi duyarlılığa ve sorumlu olmaya davet ediyoruz.