Hüseyin Özhazar

“İmansız ve idealsiz nesiller türettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye.” Cemil Meriç

Hüseyin ÖzhazarÜlkemizde ve dünyada en önemli sorun insan sorunu. Daha doğrusu nitelikli insan sorunu… Çünkü toplumsal gelişmenin itici gücünü nitelikli insanlar belirliyor. Bir toplumun gelişmişlik göstergesini nitelikli insan sayısı belirler. Nitelikli öğretmen, nitelikli yönetici, nitelikli kitaplar, nitelikli eğitim öğretim, nitelikli araç gereç ve teknik ekipman hala en önemli sorunlarımız arasında…

Ülke ve birey olarak birçok maddi büyüme yaşadık, artık büyük sanayi tesislerimiz var. Köprüler, barajlar, duble yollar yaptık. Milli gelirimiz artıyor, havaalanlarımızda uçaklar havada sıra bekliyor. Büyük alışveriş merkezlerine sahibiz. Her birimizin çok miktarda imkanı, vasıtaları ve büyüyen şehirlerimiz var. Fakat fotoğrafın diğer yüzünün o kadar iyi olduğunu söyleyemeyiz. Acı bir şekilde görüyoruz ki, insani anlamda bir daralma, bir sığlaşma var. Tahammülsüzlük var. İnsanlar birbirini taşıyamıyor. Şiddet artıyor, paylaşım azalıyor ve merhamet Kaf dağının ardında. Nitelik yoksunluğu yaşıyoruz. Eskilerin deyimiyle kâht-ı rical söz konusu… Eğitim alanında problemler yaşanıyor. Yapboz mantığıyla geleceğimiz heba ediliyor. Ciddi bir cehalet söz konusu…

Uzunca bir dönemdir, İslam topraklarında bilgi üretiminin durduğuna, insanlığa dair yeni şeyler söylenemediğine, eğitim paradigmasının bir önceki dönemin tekrarı mesabesinde olduğuna şahitlik etmekteyiz. İçine düştüğümüz bu girdaptan çıkabilmek için, temelden gelen felsefemizi yeniden canlandırıp eğitime dair adımlar atmalıyız. Bunun için eğitimde her insanı bir cevher olarak görmeli ve insandaki potansiyeli-özü yeniden ortaya çıkarmalıyız.

Eğitim sürecinin sağlıklı sonuçlar vermesi eğitimcinin donanımına, birikimine ve duyarlılığına bağlıdır. Bunun için klasik ezberlerin ötesine geçmek gerekir. Yeni nesli inşa etmenin yolu, eğitim ve eğitimci anlayışımızın yeniden, bizler eliyle şekillenmesinden geçiyor. Bizim eğitim ve yönetim anlayışımız bilgi ve inanç temellidir. Bu hususun ciddiyetle ele alınması ve yapılan çalışmaların sürdürülebilir olması, soğukkanlı davranışların akılcı çözümlere dönüşerek etrafına hayat vermesi gerekir. Daha iyisini yapmak için hayallerimizi beslememiz, eğitim modelimizi yeniden insan merkezli olarak ortaya koymamız gerekiyor.

Her eserin, her organizasyonun arkasında mutlaka bir sistem, her sistemin özünde de onu yürüten insan gerçeği vardır. Küçücük bir tohumun içinde bile bir sistem bulunmaktadır. Devasa bir ağaç, bir tohumun içerisinde bulunmaktadır. Eğitim çalışmaları da o çekirdeğin içerisine yerleştirilmiş ana unsurdur. Bunun için çalışmalarımızın korunması, sağlıklı bir şekilde, değer eksenli yol alması gerekir. Ne yaptığını, niçin yaptığını, nereye gitmek istediğini bilen insanlarız. Eğitim olgusu da farklı zihinlerin, farklı zenginliklerin aynı amaç etrafında buluşmasından geçiyor.

Biz, hayatı bir bütün olarak ele almak durumundayız. Mesleki alandaki bir kısım branşlaşmalar olabilir; kimimiz tarihçi, kimimiz edebiyatçı, kimimiz ilahiyatçı olabilir. Bir mesleki formasyonumuz elbette olmalıdır. Kimimiz mühendis, kimimiz köylü, çiftçi olabiliriz. Fakat özellikle şu an karşı karşıya kaldığımız modern eğitim anlayışındaki bu branşlaşma bilgiyi parçaladığı gibi insanı da parçaladı. İnsanın sorumluluklarını aynı oranda parçalara ayırdı. Biz, insanı bir bütün olarak ele almak zorundayız. Bizler hangi meslekten, hangi branştan olursak olalım insanlığımızı, ahlâkımızı, sorumluluğumuzu, kulluğumuzu asla parçalayamayız.

Tarihi derinliğimizi bugünün dinamiğine dönüştürürsek bizde var olan medeniyet genini yeniden canlandırabiliriz. Kadim bir coğrafyada yaşıyoruz. Kültürlerin, medeniyetlerin, imparatorlukların buluştuğu bir coğrafyada… İnsanlık tecrübesi ve vahyin inşa ettiği bir tarih akışının yaşandığı bir coğrafyada bulunuyoruz. Biz, çevresini mayalayan, etrafına adalet ve merhamet taşıyan bir medeniyet algısıyla hareket etmeliyiz. Bu coğrafyanın neresini eşeleseniz altından bu genin izleriyle karşılaşırsınız. Bizlerin sorumluluğu sadece Misak-ı Milli sınırlarıyla çizilmiş duvarların içerisinde hapsolmak olamaz. Yeryüzünün neresinde zulme uğramış, adalet arayan, kendine yoldaş arayan bir yürek varsa işte biz ordayızdır, orda olmalıyız. Bu bağlamda, yanı başımızda bize emanet edilen yüzlerce, binlerce öğrencinin varlığını düşünürsek, nasıl bir umursamazlık içerisinde kendimizi heba ettiğimizi daha ciddi olarak görebiliriz.

Bunun için sürdürülebilir kurumsal bir hafıza oluşturmamız gerekir. Kendi eğitim anlayışımızda elbette bizler fakültelerde, üniversitelerde, okullarda değişik eğitim unsurlarının içerisindeyiz. Ama sivil eğitim, özgün eğitim, özgür eğitim, insanın kendi içinde başlayan o coşkunun bir disipline dönüşmesi lazım. Disipline dönüşmeyen, birbirine yaslanan bir program icra etmeyen hiçbir çalışma bizi sonuca götürmez. Hassaten Daru’l Erkam’da başlayan o inşa süreci, ondan sonra Ashab-ı Suffe’de devam eden tarihi süreç bizim için önemli. Bundan sonra da Emeviler Döneminde sivil olarak devam eden, Abbasilerde Beytü’l-Hikme olarak karşımıza çıkan, Selçuklularda geliştirilen, Danişmentlerde o çok zor şartlarda ortaya konulan, Osmanlı’da ilk dönem medreselerinde, Ahi teşkilatlarında  ve Enderun’da yaşatılan sistemde devam ettirilen felsefeyi, uygulamaları dikkate almamız gerekiyor. Buralarda birikmiş önemli bir tecrübi birikim söz konusu… Bu çalışmalar ve tecrübi birikim bizler için ilham kaynağı olabilir. Bizlerin, kıtaları aşan düzeyli insanları yetiştirmemiz gerekir.

Bizlerin, sürdürülebilir bir eğitim paradigmamız olmalı. Geçmişinden ilham alan, insanlık tecrübesinden yararlanan ama ayağı bugüne basan bir teori ve pratiğimiz olabilmeli. Böyle bir paradigmaya sahip olmadan hedeflediğimiz insan tipine ulaşmamız mümkün olmayacaktır.

Büyük üniversitelerimiz, koca okullarımız var. Bunların içerisine merhametli, yürekli, özgün, dinamik birileri geldiği zaman bu okullar bir başka oluyor. O öğrenciler bir başka formata giriyor. Oralarda güzel insanlar yetişiyor. Bu kurumlara 08.00 – 17.00 mesaisine uyan, sadece rutini yerine getiren insanlar geldiğinde de kurumlarımız mezarlıklara dönüyor, eğitim alan (!) öğrenciler de yaşayan ölülere dönüşüyor. Onun için bu birikimimizi sürdürülebilir bir eğitim paradigmasıyla ele almalıyız.

Özellikle “sürdürülebilirlik” konusunda bir kaç yüzyıldır kötü bir durumdayız. Her gelenin baştan başladığı, tarihi bir köke yaslanmayan, deneme yanılmalarla dolu savrulmalar yaşıyoruz. Bu sadece eğitim hayatındaki durumumuz değil; ticari hayatta da benzer durumdayız. Dünyada ticari alanda kurulmuş şirketlerin üçüncü nesle devri Avrupa’da % 25, Amerika’da % 16, Türkiye’de % 1.5 – 2 oranında. Ticari işletmelerin sonraki nesle devri konusunda ülkemizdeki bu durum eğitim kurumlarında çok daha kötü. Neredeyse böyle bir geleneğimiz yok gibi… Artık sürdürülebilir eğitim paradigmaları ve projeleri oluşturmamız gerekiyor. Eğitim çalışmalarımızın başarı ile sürdürülebilmesi, eğitim sisteminin öznesinin insan olmasıyla mümkündür. Çok güzel kurumlarımız olabilir, fakat bu kurumlarda insanlık davasını dert edinen insanlar yeni nesilleri mayalayamazlarsa buralar bir süre sonra viraneye döner.

Bizler, insanın verimli bir toprak olduğuna inanıyoruz. Eğer bizler, verimli insan toprağını faydalı bitkilerle ekmezsek o toprak boş kalmaz; yaban otlarıyla dolar. Rahman’ın tohumunun ekilmediği topraklarda şeytanın tohumu ekilir. İyiliğin pasif olduğu bir yerde kötülük kendiliğinden aktif hale gelir. Bu, böyledir. Giremediğin gönül senin değildir, gönül yalnız gönül vermekle alınır, gönül istiyorsan, önce gönlünü vereceksin!

Bizim felsefemizde “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı vardır. İçinde insanın olmadığı devletin varlığının da bir anlamı da yoktur. İnsanı yaşatmakla ancak kurumlar ve mekânlar hayat bulur. İnsanın aidiyet duymadığı, sahiplenmediği yapıların yaşama şansı yoktur. Bizler önce bu felsefeye inanmalıyız. Tüm mesele inanmışlıktır. Biz inanırsak, inanan insanları yetiştirebiliriz.

Öğrenilmiş çaresizlikten kurtulmamız gerekir. Biliyorsunuz, filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını, özgür olamayacağını öğrenmiştir.

Burada kırılamayan şey ip ya da kazık değildir; sahip olunan inançtır. Bizlerin, bu öğrenilmiş çaresizlik tutumundan kurtulmamız; özümüzde var olan dinamikleri harekete geçirmemiz gerekir.

İyi eğitimci, iyi yönetici, iyi öğretmen muhataplarını bir düzine gibi görmeyen, algılamayandır. Kişi merkezli, beyin odaklı, yürek odaklı bir eğitim paradigmasıyla bakmalıyız. Devletin yaptığı gibi tüm çocuklarımıza hepsi aynıymış gibi muamele edemeyiz. Aynı eğitim yöntemine tabi tutamayız. Çünkü her insan bir diğerinden farklı bir alemdir. Farklı farklı yeteneklere sahiptir. Parmak uçlarına kadar farklı yaratılmıştır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle, “İnsanlar madenler gibidir.” Altını da vardır, gümüşü de bakırı da… Tenekeye altın, elmasa demir muamelesi yapamayız.

Hz. Abbas anlatır… “Veda Haccı’nda Hz. Peygamber’in devesinin yakınındaydım. Ona birbirine yakın konularda altı tane soru soruldu. Her  birine farklı cevaplar verdi. Neden ey Allah’ın Resulü? dediğimde; ‘Ey Abbas, soranlar farklı, sorunları farklıydı’ dedi.” Dertleri, öncelikleri farklı olanlar birbirinden farklı cevaplar almışlardı. Klişe cevap yoktu. İnsanların durumlarına, akıllarına, bilgi düzeylerine göre verilmiş cevaplar, hassas bir tutum vardı.

Biz eğitimciler de kişi odaklı olmak durumundayız. Yoksa ciddi bir zaman kaybı yaşarız. Şu an okullarda, sınıflarda, hatta üniversite ve amfilerde hocalarımız konuşuyor. Ama bu konuşmalarda sadra şifa bir şey çıkmıyor. Sınıfın veya amfinin en önünde oturan üç kişiyle eğitim öğretim (!) yapılmaya çalışılıyor. Geri kalanlar dolgu malzemesi…

Biz, her insanın Allah’ın bizim yanımızdaki emaneti olduğuna inanıyoruz. İyi yöneticilerin, muhataplarının hilkatini-fıtratını bilmesi gerekir. Muhatap olduğu öğretmenin, ailenin, özelikle öğrencinin hilkatini bilecek. İnsanın hayatta niçin var olduğunu, bu insanlara karşı sorumluluğunun ne olduğunu bilecek. “Muhatap olduğum bu insanları neyle donatmalıyım? Bu insanlara karşı sorumluluğumu nasıl yerine getirebilirim? Hangi bilgiyi, nasıl sunmalıyım? Neyi, nasıl verirsem, muhataplarım bir sıçrama yapabilir? Benden sonra da insanlığa nasıl faydalı olabilir?” sorularının cevabını teorik ve pratik olarak çözmüş olmalıdır. Bu, elbette kolay olmayan, zor bir iş.

Her insanı ayrı ayrı muhatap almak, her insan için hayaller kurmak, rüyalar görmek, okul içerisinde okul dışında çaba sarf etmek, diri gönüllü öğretmenlik böyle bir şey. Talip olduğumuz iş bu…

Şunu unutmayalım ki, zayiatı insan olan bir sistemin telafisi yoktur. Bu hususta atılacak olumsuz adımların telafisi mümkün olmayacaktır.

Bize emanet edilen ve yıl sonunda şahsiyetini bulamamış her çocuk bizim için bir vebaldir. Çünkü, her muhataplık aynı zamanda bir sorumluluktur. Bu sorumluluk süresince sadece muhataplarımızın eline değil aynı zamanda yüreğine de dokunmamız gerekir. Bu sorumluluk bilinciyle yolumuza devam etmemiz lazım. Bu da ancak yaptığımız işe inanmak ve adanmakla mümkündür. Adanmayan insanların bunu yapması çok zordur…

Bazı Ülkelerin Okullarında Din Eğitimi ve Öğretimine Ayrılan Zaman

Ülke Yüzde %
Suudi Arabistan 28.2
Yemen 25.7
Umman 16.5
Katar 14.9
Irak 12.5
Malezya 11.9
Libya 11.9
Fas 9.9
Ürdün 9.8
Kuveyt 9.1
Polonya 9.0
İrlanda 8.7
Norveç 8.3
Avusturya 7.6
Suriye 7.4
Mısır 7.1
Şili 6.0
İspanya 5.7
Tunus 5.5
Yunanistan 5.2
Endonezya 5.1
Finlandiya 5.0
Brezilya 4.9
Cezayir 4.6
Danimarka 4.3
Kanada 4.1
Türkiye 4.0
Litvanya 3.9
İsveç 3.1
Slovakya 2.1

(Yukarıdaki tablo 2001 World Data on Education verilerine göre dünyada okulların ilk 9 yılında eğitim içerisinde din dersine ayrılan zamana göre dağılımını göstermektedir. (Rivard & Amodi 2003).